Kocaeli Üniversitesi Alternatif Gelişim Kulübü [AGEK]
21 Mar 2008
Yazar: GrafiMT | Kategori: Başarı Hikayeleri | Okunma: 289
Melih Arat yazıyor:
Liseyi bitirip memleketim Viyana’dan pamuk ihracatçısı bir şirkete stajyer olarak gittiğimde henüz 18 bile değildim. Babam bu yaptığımdan hiç memnun olmadı. Ailemiz uzun süredir bürokratlar, profesörler, avukatlar, doktorlar çıkaran bir aileydi. Dolayısıyla babam benim bir üniversite öğrencisi olmamı istemişti, bense Latince öğrendiğim sıkı bir lise evresinden sonra yorulmuştum ve çalışmak istiyordum. Ancak babamı mutlu etmek için Hamburg Üniversitesi’nin Hukuk fakültesine de kaydoldum. O yıllarda Avusturya’da ya da Almanya’da bir öğrencinin düzenli okula gitmesi gerekmiyordu. Yapılması gereken tek şey, hocaların imzalarını kayıt defterine geçirilmesiydi. Bunun için öğretim üyelerinin sekreterlerine usulüne uygun şekilde ricada bulunmak imzaları almak için yeterliydi. Hiç gece dersi yapılmadığından ve gündüzleri de işe gittiğimden tek bir derse bile girememiştim. Buna rağmen hala iyi bir öğrenci olarak kabul ediliyordum. Bütün bunlar modern zamanlardaki insanlara aykırı gelebilir, fakat o günlerde bunlar çok normaldi. Üniversiteye girmek için lise mezunu olmak yeterliydi. Üniversite diploması almak için gerekli olanlar, küçük bir miktar olan üniversite harçlarını ödemek ve dört yılın sonunda bitirme sınavını geçmekti.
Stajyer olarak çalışmak son derece sıkıcıydı ve çok az şey öğrenmiştim. İş sabah yedi buçukta başlıyor ve saat dörtte bitiyordu; Cumartesi günleri ise 12′de özgür kalıyordum. Bol bol zamanım vardı. Hafta sonları Avusturya’dan iki stajyer arkadaşımla otostop çekerek Hamburg yakınlarındaki kasaba ve köylere giderdik, resmi olarak öğrenci olduğumuzdan öğrenci yurtlarında ücretsiz olarak kalırdık. Hamburg’un ünlü şehir kütüphanesi de, işyerimin yanı başındaydı. Üniversite öğrencilerinin de istedikleri kadar kitap alma hakkı vardır. Yaklaşık 15 ay boyunca İngilizce, Almanca ve Fransızca’dan sayısız eseri hiç durmaksızın okudum.
İlk Ders: Mükemmele ulaşmak bir kez daha dene, kaç yaşında olursan ol!
Daha sonra haftada bir operaya giderdim. Hamburg Operası, şimdi olduğu gibi o zaman da dünyanın en ünlü operalarındandı. Her hafta operaya gidecek kadar çok maaş almıyordum, ama operalar da üniversite öğrencileri için ücretsizdi. Yapmanız gereken tek şey opera başlamadan bir saat önce oraya gitmekti. Gösteri başlamadan önce satılmayan ucuz biletler üniversite öğrencilerine ücretsiz verilirdi. Operaya gittiğim akşamlardan birinde, İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi’nin 1893′te yazdığı son operayı “Fallstaff”ı dinledim. Şu sıralar son derece popüler olsa da 1930′lardan önce seyrek olarak sunulan bir opera eseriydi. Hem operayı söyleyenler, hem de dinleyenler için zor bir eserdi. Viyana’da yetişmiş bir genç olarak oldukça iyi bir müzik eğitimim vardı. Birçok opera dinlemiş olmama rağmen, bunun gibi bir şey daha önce duymamıştım.
17 Şub 2008
Yazar: GrafiMT | Kategori: Başarı Hikayeleri | Okunma: 332
Melih Arat yazıyor:
Dünyanın en büyük hipermarketi Wal-Mart’ın kurucusu Sam Walton Columbia’daki Missouri Üniversitesi’ne gitti ve 1940’da işletme diploması aldı. Doğu’da lisansüstü eğitim yapmayı düşündü ama, Iowa, Des Moines’daki bir J.C. Penney mağazasında yönetici stajyeri olarak işe girdi. İnsanın çalıştığı işler çok ünlü. Sam Walton belki de J.C. Penney gibi bir perakendeciye değil de, bir sanayi şirketine girseydi bugün belki çok farklı bir tablo olacaktı. İnsanın deneyimleri, insanının yaşamını biçimliyor. 1943’te, Oklahoma’da orduya çağrılmayı beklerken tanıştığı, üniversiteden yeni mezun olmuş Helen Robson’la evlendi. Kayınpederinden aldığı 25.000 dolar borçla Arkansas, Newport’ta bir Ben Franklin mağazası satın aldı. Ben Franklin mağazası Newport’un en iyi köşesinde, Sterling Variety Store’un tam karşısındaydı. Walton 1950’de, Newport’taki Ben Franklin mağazasını bölgenin iş açısından en değerli yeri haline getirmişti.Ancak o yıl kira sözleşmesi sona erdi. Mağazayı satmaya mecbur kalıp, Bentonville’e taşındı ve orada yine bir Ben Franklin mağazası satın alıp Walton’s Five&Dime ismiyle açtı. Bir girişimcinin az ya da çok bir sermayeye ihtiyacı vardır. Bu sermaye bazen öz kaynaklardan, bazen aile yakınlarından, bazen de banka gibi kurumsal yapılardan sağlanır. Ancak gerekli asgari sermayeye ulaşmadan girişimi gerçekleştirebilmek mümkün değildir; bununla birlikte başka bir iş modeli ile para ile sağlanacaklar ortaklık, kiralama gibi yollarla elde edilebilir.
17 Tem 2007
Yazar: GrafiMT | Kategori: Başarı Hikayeleri | Okunma: 674
‘Ben sıradan bir kişi değilim, olmak da istemiyorum. Olaylara herkesten farklı bakabiliyor ve bundan keyif alıyorum. Yeni fikirlerim var. Ancak bunları hem paylaşmaktan çekiniyor, hem de nasıl hayata geçebileceklerini bilmiyorum, ne yapmalıyım?’
Fikir Atölyesi’nde bana gelen mail’lerin büyük bir çoğunluğu işte bu soruyu soruyor. Şimdiye kadar farklı yazılarda bu konuyu ele almış olsak da, bu kez dilerseniz daha kapsamlı ve farklı bir yöntem deneyelim.
Yöntem sohbet olsun, konuk da bu sorunun cevabını vermiş ve hayatına içselleştirmiş biri olsun. Türk olsun, genç olsun. Şımarmamış ve gözü de dolar işaretinden çok güzellikleri görebilecek yetenekte olsun. Yaratıcılığı sadece projelerinde değil, hayatının her alanında kullanan biri olsun.
İşte böyle biri kim olabilir diye kendime sormamla cevabını bulmam eş zamanlı oldu.
O; İTÜ İşletme Mühendisliği okurken blog tutmaya başlayan ve bu (Türkçe ve İngilizce) blog sayesinde kendi vizyonunu bulan biri. Bir fikir avcısı. Birçok markaya danışmanlık veren, uluslararası yayınlarda yazıları yayınlanan bir trend gözlemcisi. Örneğin trend avcılarının en önemli network’ü sayılan Springspotters’da tüm dünyada en fazla gözlemi yayınlanan kişi.
‘Flickrpreneur’ gibi pazarlama dünyasına hediye ettiği kavramlar var. Geçen sene yapılan Kariyer Net’in Fikir Yarışması birincisi, Lovemark Konferansı paralelinde yapılan ‘Türkiye Marka Aşklarını Arıyor’ yarışma birincisi, Second Life Business Plan yarışması dünya ikincisi.
Google Earth üzerinde yarattığı farklı CV çalışması ile binlerce kişinin dikkatini çeken, şimdi de bu binleri milyonlara çekecek ‘Google Bize Logo Yapsana!’ projesi ile gündeme gelen bir genç. Marmara Üniversitesi İşletme’de yüksek lisans yaparken, aynı zamanda 41 29 isimli dijital pazarlama ajansında yarı zamanlı çalışıyor. Yaşı 24.
Adı Özgür Alaz.
İki saati aşkın karşılıklı bir sohbetimiz oldu geçen gün. Bazıları sıkıştırmak amaçlı da olsa aklıma gelenleri sordum, o da tüm içtenliği ile cevapladı. Şimdi alın elinize kahvenizi, siz de katılın sohbete.
27 Ara 2006
Yazar: GrafiMT | Kategori: Başarı Hikayeleri | Okunma: 189
Yazan: A. Esra Yalazan
Akın Öngör: Beni nereden buldunuz?
Esra Yalazan: Aramaya gerek yok ki, siz hala iş dünyası için bir efsanesiniz.
Akın Öngör: Estağfurullah
Esra Yalazan: Çalışmadığınız halde hala hakkında iyi konuşulan ender yöneticilerden birisiniz sanırım.
Akın Öngör: Türkiye’de hafıza görmek üzerine olduğu için her şey çok kısa zamanda unutulur. Aktif iş hayatını bırakmadan çok yüksek bir ritimden, güçten, daha sakin bir hayata dönme kararı alırken psikolojik olarak hazırlanmak gerekiyor. Ben başarılı işler yaptığımı biliyorum, ama ‘etkisi üç ay sürer Akın Öngör’ dedim, ‘daha sonra seni kimse hatırlamaz’, bu hakikate kendimi hazırladım. Dolayısıyla beni hatırladığınız için şaşırıyorum.
Kimse unutmadı ki, zaten arada röportajlarınızı da görüyorum. Siz aslında üretmeden durmayan bir karaktersiniz. Üzerinde çalıştığınız bir kitabınız var. Neden iş tecrübelerinizi yazmak istediniz?
Aslında iki kitapla uğraşıyorum, bir tanesi benim denizcilik serüvenlerimle alakalı, bu kolay. Zor olanı şu; ilginç durumlara tanık oldum. Başımdan geçenler hem yöneticilik adına hem de eğitim açısından önemli. Ben hayata sıfırdan başladım. 60’lı yıllarda yönetim eğitimi aldım. Sonradan da hiçbir torpil olmadan çok üst düzey görevlerde bulundum. Başımdan geçenlerin yeni kuşaklara aktarılması gerektiğine inanıyorum. Özellikle liderlik ve değişim yönetimi kapsamında, hatta duygusal zekanın önemine değinen gerçek bir yaşam hikayesinin bilinmesini istedim.
22 Kas 2006
Yazar: GrafiMT | Kategori: Başarı Hikayeleri | Okunma: 220
“Bu yazımız Tunç Kılınç’ın izni ile Fikir Atölyesi’nden alınmıştır”
Fran Capo dünyanın en hızlı konuşan kadını. Guinnes Rekorlar Kitabına geçen bir hız rekoru; dakikada 603 kelime. Bu, saniyede 10 kelime demek!
Kurduğu farklı maceraperest gruplarıyla buz otellerde uyuyor, dağlara tırmanıyor, su altı mağaralarına dalıyor, yeni yerler keşif ediyor, yarış arabaları kullanıyor… İnsanların kalıplardan çıkıp sınırları zorladıklarını görünce de ondan mutlusu yok. Yazdığı dokuz kitaptan biri olan ‘Adrenaline Adventures: Dream it, Read it, Do it!’ adlı kitabını, insanların dışarıya çıkıp, dünyayı keşif etmeye motive edebilme amacıyla yazmış.
Dünyanın en hızlı konuşan kadını olmasının yanında, Kilimanjaro Dağının zirvesinde ve ayrıca denizin derinliklerindeki Titanik enkazında kitabını imzalayan ilk yazar olma ünvanlarıyla Guinness’e giren iki dünya rekoru daha var.
Aynı zamanda konferanslarda motivasyon ağırlıklı konuşmalar yapıyor, kitap yazıyor, seslendirme sanatçılığı yapıyor, maceraperest ve komedyen.
Onun kadar zengin olmasa da, Fran Capo da hayata Richard Branson gibi bakabilenlerden: ‘İşi iş, oyunu da oyun olarak görmüyorum. Herşey hayatın ta kendisi!’
Tüm bunların başlangıcı beklemediği anda karşılaştığı bir soru ve buna pek de düşünme fırsatı olmadan, cesaretle verdiği ‘evet’ cevabı. Yani herşey bir ‘evet’ ile başlıyor. Hayatımızda önümüze ne fırsatlar çıkıyor ve hangilerini (bize çok doğal gelen mazeretlerimizden dolayı) farkında bile olmadan kaçırıyoruz?
Ufak barlarda komedyenlik ve bir radyo istasyonunda sunuculuk yaparken gelen o fırsatlardan birini kaçırmayan Fran Capo…
Ve işte onun hayatını değiştiren ‘evet’inin hikayesi: